Witch

Uyanıyorum, karanlık bir odadayım, her şey ve her yer siyahtan yapılma. Siyahla sevişiyor gözlerim, siyah en derinlerimde, ağzımdaki açıklıktan içeri girdi, kanımda dolaşıyor sinsice, kalbime girecek, minik kara bir deliğe dönüşeceğim ve gözlerimi açtığımda beni yutacak. Ayaklarımı kaldırıyorum, nasıl yürüyeceğimi hala hatırlayabiliyorum, birkaç adım atıyorum, hiçbir şey göremiyorum. Odada tek bir ışık kaynağı yok, ay bile yardım etmiyor bu gece bana, üstümde bir ağırlık var: zincirler. Bileklerimde zincirler var, benimle birlikte sürükleniyorlar, çıkarmaya çalışmıyorum onları, çünkü benden koparıldıklarında var olabileceklerine inanmıyorum. Bu zincirleri kimse takmadı bana, ben var oldum ve onlarla doğdum, onları sevdim, onları taşıdım. Etimi kesebilir miyim?

Bu ebedi karanlıkta hiçbir şeye çarpmadan ilerliyorum, odada başkaları varsa bile bilmiyorum. Her yer sessizce çığlık atıyor sanki, bu çığlık içimde büyüyor ve kulaklarım uğulduyor. Kalp atışlarımı duyuyorum, yumruğumu üstüne bastırıyorum, sus! Odada bir aydınlık var, beyaz elbiseli bir kız, teni ayı anımsatıyor, saçları simsiyah, yüzüne bakmaktan korkuyorum. Yüzüne bakmaktan ve orada hiçbir şey bulamamaktan korkuyorum, onun bir ağzı, burnu ve gözleri yok mu? Bu kız sensin, orada bir ayna var. Aynanın üstünde ne kadar ovalarsan ovala asla geçmeyecek lekeler var, aynaya dokunuyorsun ve aslında pürüzsüz olduğunu görüyorsun. Hayır, burada leke falan yok, tek pürüz sensin. Senin varlığın her şeyi karmaşıklaştırıyor, kirletiyor ve boka batmış nehirlere benziyor. Bok parçalarının o berrak suda kayışını izliyorsun, girdiğin tüm gül bahçeleri nefesini tutmana sebep olacak kadar kötü kokuyorlar. Bir kapı, çık git buradan!

Toprak var ayaklarının altında, nereye gittiğini bilmiyorsun bile. Neredesin, daha da önemlisi kimsin sen? Bu bastığın her zerrenin altında binlerce canlı yaşıyor, binlerce ölü yatıyor ve her geçen gün daha da kaybediyorlar kendilerini. Kendilerini, başka canlılarda, başka dünyalarda kaybediyorlar, ta ki kaybolmuş hissedemeyinceye kadar! Bir duman görüyorsun, ayakların seni oraya sürüklüyor. Ateş ve saçtığı minik kıvılcımlar gözlerini kamaştırıyor, tüm bu karanlıkta istifini bozmadan, hala kendi olabilen bir ateş! İçine girmek istediğini hissedebiliyorum, onunla sevişmek istiyorsun delicesine, etten bedenini yakmak istiyorsun, zincirlerini ardında bırakmak… Kulaklarında huzurlu bir melodi var, sanki bir tanrıça saçlarını okşuyor o sırada, dudakları bedeninde geziniyor, en son elleriyle yüzüne dokunuyor ve kafanı ona bakman için kaldırıyor. Minik bir buse: ölüm öpücüğü.

Ateşe elini sokuyorsun, “acı hissedersem gerçek olur” diyorsun, acı her şeyi gerçeğe çevirir. Gözlerini açıyorsun, aptallığına kahkahalarla gülen bir şimşek! Rüzgar bedenini elliyor geçerken, hücrelerinde misafir olmak istiyor, bir köpek gibi ustaca dişlerini gösteriyor sana. “Hey, beni bu gece misafir et.” diyor. Kollarını açıyorsun, “Gel.”

At sesleri duyuyorsun, ayakların geri geri gidiyor. Rüzgar fısıldıyor, “Saklan çocuğum!” Bir ağacın ardında saklanıyorsun, gövdeni gövdesine yaslamışsın, sana bir kapı açması için yalvarıyorsun, kovuğuna girmek ve sonsuza dek orada gizlenmek istiyorsun. Kokunu alabilmelerinden korkuyorsun, çünkü sen baştan aşağı korku kokuyorsun! Korku seni harmanlamış tüm bencil kasvetiyle, korku göğüs uçlarını ısırmış, cinsel organına dokunmuş, ensende nefesini vermiş usulca. Süvariler geliyor, metalik bir griyle parlıyorlar gecenin karanlığında, çok fazla görmek istiyorsun ama saklanma vakti…

“Ne tarafa gitti şu soysuz köpek?”
“Bilmiyorum, karanlıkta önüme bir baykuş geçti, göremedim.”
“O piç kurusunu bulamazsak, bu gece kendine ölümlerden ölüm beğen!”
“O piç kurusunu bulamıyorsak, biz de başkasının ölüsünü götürürüz. Nereden bilecek ihtiyar, adamın sikine açıp bakmış değil ya!”

Yerinde kıpırdandığını duyabiliyorum, bir şey sana doğru ilerliyor, seni kokluyor. Gözleri kabuslarındaki canavarlara benziyor, kızıl, ihtişamlı ve öldürmek üzere programlanmış gözler. Köpek dişleriyle sana yaklaşıyor, gördüğün en içten gülümseme! Etini parçalara ayırmak için sabırsızlandığını hissediyorsun, birinin seni öldürme arzusunda olması muazzam!

“Ne buldun oğlum, gelsene buraya!”

Saçlarından sürüklüyorlar seni, bağırmak için ağzını açıyorsun ama faydasız, kafana gecenin karanlığından bile daha korkunç bir şey geçirdiler, içi bok kokuyor, nefes alabiliyorsun hala ama zehirli bir nefes bu aldığın. Perilerin ruhundan bir damla değil, yağmurun kokusu yok içinde, sadece saf insan boku… Altına kaçırıyorsun, önce kıyafetlerin ıslanıyor, sonra gözlerin. Sen ulu bir çınarsın, hemen solunda güzel bir çeşme var. İçine düşen bütün çocukların çığlıklarını barındıran, zalim bir çeşme, kendi kendini yıkmak isteyecek kadar bile pişmanlık duymuyor yaptıklarından! Çünkü aslında o yapmadı, sen yaptın! Güzel elmalarınla kendine çektin onları, sonra susattın ve zehirledin en yakın dostunla birlikte, ah sevgili dostun çeşme!

Gözlerini açıyorsun, tanımadığın insanlarla dolu bir meydan. Bu insanları hayatında hiç görmedin, rüyalarında bile. Kaşları, gözleri, yüzlerinin biçimi dahi çok farklı gördüklerinden! Hepsinin kıyafetlerini çıkarmayı, saçlarını kazımayı düşünüyorsun. Uzun saçları ve güzel kıyafetleri öfkelendiriyor seni, aldatılmış hissediyorsun, pis domuzlar, alçaklar!

“Bugün burada uzun zamandır aradığımız o sefil ve uğursuz kadına hak ettiğini vermek amacıyla toplanmış bulunmaktayız. Sevgili halkım, korkmayınız, artık geri dönemeyen çocuklar olmayacak, geceleri yatağınızda huzurla uyuyabileceksiniz! Ben Lord Varys, bu beyaz cadıyı gözünüzün önünde yakacak ve ruhunuzu Tanrı’ya teslim edeceğim. Aldığın bütün ruhların laneti üzerine çöksün kızım, cehennem ateşleri seni tıpkı bir et parçası gibi doğrasın, sana uzanan eller bıçak, dokunan alevler birer iblise dönüşsün! Amen…”

Ağzını açıyorsun, anlatmak istiyorsun onlara. “Siz…ne, hayır, ben bir cadı değilim! Sizin gibi bir insanım ben de, yolumu kaybettim, bana bunu yapmayın! Lütfen…” Hiçbir şey söylemiyorsun, dudakların aralık bile değil, sonsuza dek birlikte olma sözü vermişler birbirlerine ve kilitlenmişler ustaca. Vücudunu hissetmiyorsun artık, sana bir şeyler dokunuyor ve bu his hiçbir şeye benzemiyor. Seni saran, en aşağından başlayarak tepene kadar çıkan ve seni yiyen eller var. “Dur.” demek istiyorsun. “Doymadın mı artık, benden geriye bir şey kalmayacak. Lütfen dur!” Kafasını kaldırıp gözlerine bakıyor, huzurla doluyor için. Gülümsüyorsun, o kadar mutlusun ki gözlerinden kristaller çıkıyor. “Ateş, beni bırakmadığını biliyordum. Seni çok özledim. Bir daha sakın terk etme beni, çünkü sen olmadan yaşayamam, sen olmadan karanlıkta yönümü bulamam. Al beni, iç beni, ısır beni, yok et beni!”

Ve sen, boşlukta aşağı düşüyorsun. Aşağıda bilmediğin diyarlar var. Ormanlarında koşup oynayabileceğin, yıldızlarını yatak olarak kullanabileceğin gökyüzü, seni misafir edecek ağaç kovukları var. Kendini aşağı bırakıyorsun, yukarıda duraksıyorsun, saçların havada, nefesini üflüyorsun gözlerinin önünden çekilmesi için. Sonra, sonra onu görüyorsun. Aşağı bırakıyorsun kendini, ona aşıksın. Onun seni öldürüş şekline aşıksın, onun seni istemesine açsın.

Aşağıya düşüyorsun ve kimse seni tutmuyor. Sadece boşlukta parçalara ayrılıyorsun, sen…yok olurken, ilk defa kendini bu kadar çok var ediyorsun. Utanmadan, korkusuzca.

Bir Cevap Yazın